23 Kasım 2015 Pazartesi

“Amour”, neden Aşk’ı anlatabilecek en güzel filmlerden biri?

Sinema söz konusu olunca her zaman aklımda olan nadir sorulardan birisi şu: Bir filmi neden “çok beğeniriz”? Filmi “sıradışı güzel” kılan nedir ? Neden temelde birbirine benzeyen filmler arasında birisi “çok iyi” olur ? Haneke’ye bu yıl Cannes’da art arda ikinci Altın Palmiye’yi getiren “Amour”u izledikten sonra da yine aynı soru aklıma takıldı : “Amour” ya da Türkçe ismiyle “Aşk”, neden benim için “aşkı anlatabilecek en güzel filmlerden biri” oldu ?
Aşk’ı izleyip etkilenmemek mümkün değil, ancak filmi izledikten hemen sonra düşündüğünüzde filmin sırrına öyle kolayca vakıf olamıyorsunuz. Haneke “çarpıcı” ve “sert” filmlerin “özgün” yönetmeni. Daha önce Funny Games, Tesadüfi Bir Kronolojinin 7 Parçası, Yedinci Kıta gibi filmlerini izleyenler, yeterince sarsılmıştır sanırım. Modern hayattaki “arızaları”, “rahatsızlıkları” hatta “hastalıkları” onun kadar sert ve gerçekçi bir tonla sinemaya taşıyan çok az yönetmen vardır. Aşk’ı izlemeden önce gerek isim, gerekse konusu itibariyle daha “yumuşak başlı” bir film olmasını bekliyordum, oysa bu varsayımım tam olarak doğru çıkmadı. Ne ki, Haneke’nin diğer filmlerinde olduğu gibi filmin “sertliği” aslında gerçekçi ve cesur tonundan kaynaklandığı için, film izleyeni ürkütmek yerine gerektiği şekilde sarsmayı beceriyor.
Haneke’den bahsederken “özgün” sıfatını kullanmam amaçsız değil esasen, zira yazının başında sorduğum soruya verilebilecek ilk cevap “yönetmenin özgün tarzı” olabilir diye düşünüyorum. Yani bir “auteur” olarak Haneke “iyi film” yapmayı çok iyi bilen çağdaş yönetmenlerden birisi. Onun “sert gerçekçi” tarzı izleyeni hem hikayenin inandırıcılığı konusunda ikna edebiliyor, hem de film ve yönetmeni izleyici gözünde çekici kılıyor. Filme baktığımızda, yaşlı bir çiftin hayatından bir kesit görüyoruz. Bu konuyu ele alan çok sayıda film sayılabilir, ilk aklıma gelen bir Uruguay filmi olan Whisky. Yahut konunun öte yanı, yani “önemli bir hastalık geçiren yaşlı bir kadın” hikayesinin de örnekleri mevcut, mesela Yeşim Ustaoğlu’nun “Pandora’nın Kutusu”. Ya da en genel açıdan baktığımızda “Aşk” üzerine şimdiye kadar ne kadar çok film yapılmıştır? Söylemek istediğim şey şu, iyi bir film sadece konusu “orjinal” olan bir filmden daha ötesini gerektiriyor. Çünkü baktığınızda Aşk, aslında çok “sıradışı” bir konuyu işlemiyor. Dolayısıyla, sıradan olabilecek bir konuyu “sıradışı” hale getiren şey, yönetmenin üslubu, yahut sinema diliyle söylersek “auteur” yaklaşımı.
Haneke “Aşk” ta ne yapıyor? Öncelikle “aşk” dendiğinde ilk akla gelen klişelerin hiçbirine yer vermiyor, aşkın baş döndürücü, çoğunlukla gençlik ile bağdaştırılan tarafından uzak durup, aşkın şefkate yaklaşan tarafını yaşlı bir çift üzerinden anlatıyor. Yaşlı bir çifti de müthiş bir mutluluk halesinin içinden bir “örnek çift” olarak değil de, hiç kimse istemese de herkesin başına gelebilecek önemli bir sorunun içinden anlatıyor. (Aşkı bu denli hüzünlü ve güzel anlatan aklımdaki diğer iki örnek : Cemal Süreya’nın Aşk şiiri, Ayfer Tunç’un Memleket Hikayelerikitabında yer alan ve 99 depremi sonrası yatalak karısının başından ayrılmayan babanın hikayesinin anlatıldığı bölüm.) Yani, Haneke bütün iyi yönetmenler gibi sıradışı bir konuyu ele almıyor (öyle de yapabilir), sıradanmış gibi görünen bir konuya sıradışının penceresinden bakıyor. Dediğim gibi Aşk’ı bu kadar iyi yapan ilk sebep filmin ve tabi ki yönetmenin özgünlüğü.
Aslında “Aşk”ı bu kadar iyi yapan nedir, sorusuna vereceğim ikinci yanıt birincisiyle örtüşüyor, yahut özgünlük meselesi şimdi ele alacağım “cesurluk” durumunu kapsıyor olabilir. Ancak ben yine de bu meseleyi ayrı bir alt başlık olarak değerlendirmek istiyorum. Zira filmlerine baktığımızda Haneke özgün olmanın yanında bilhassa “cesur” duruşuyla ön plana çıkıyor. Özgün olmanın birden çok yolu var elbet, ancak sanırım Haneke’de en önemli nokta meselesini bir hayli cesur bir biçimde ortaya koyabilmesi. Tüm filmlerinde bunun örneklerini görmek mümkün. Mesela Aşk’ı ele alırsak ; karısını çok seven erkek karaktere, daha fazla acı çekmemesi için onu kendi elleriyle öldürtebiliyor Haneke. Aşk acısına değil, aşığın çektiği acıya odaklanırken, o son derece “acıklı” mevzuyu da bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Filmi izleyenler son günlerinde Anne’ın acılar içinde kıvrandığını acıyla hatırlayacaklardır. Burada gidilebilecek son noktaya kadar gidiyor Haneke, ancak birkaç yıl önce bir hayli popüler olan Kore Sinemasının zorladığı fetişizm noktasına varmadan da durmasını biliyor. Bu sebeple bu kadar gerçekçi ve vurucu olabiliyor onun filmleri. Yedinci Kıta’da, Funny Games’de, Beyaz Bant’ta da bu yaklaşımın izlerini görmek mümkün. Eğer Aşk’ta bu noktaya kadar gitmese, yani Anne’ın hastalığının geldiği boyutu bu kadar açık göstermese, ölüm sahnesinin dramatik tonu da filmin bütünüyle örtüşemez. Yani bu kadar özgün ve cesur davranmasa Haneke, Aşk da bu kadar iyi bir film olamaz, yarım kalır, bir olmamışlık hissedilir, diğer benzer filmlerde hissedildiği gibi.
Cevabını aradığımız “Neden?” sorusuna üçüncü muhtemel yanıtım şu : Aşk, hiç bir zaman iki kişilik bir mesele değildir! Size klişe bir laf gibi gelebilir, muhtemelen öyledir de zaten. Ancak bu noktadan şuraya varmak istiyorum: bir filmde konu ve konuya nasıl yaklaştığınız kadar, filmin dış dünyayla, daha iyisi hakikâtle ne kadar örtüştüğü ya da ayrıldığı sorusu da önemlidir. Yani bir filmde ele aldığınız yaşlı çiftin etrafı filmin gerçekliğiyle çevrilidir, işte bu sebeple yan hikaye ve karakterler bir filmi bütünler, filmi “o film” yapan, filme ruhunu veren şeydir bu atmosferin kurulması, yönetmenin söylemek istedikleri ancak bu yan hikayelerle anlam kazanır, bütünleşir.
Aşk’a baktığımızda, bu anlamda ilk göze çarpan nokta filmin sosyal yapı hakkında önemli bir açılım getirmesi. Şöyle ki, içinde bulunduğumuz dönemde Avrupa hakkında en önemli göstergelerden birisi nüfusun yaşlanıyor oluşu. Tabi ki Haneke’nin “sosyal gerçekçi” olduğunu iddia edecek değilim. Ancak filmi içinde yaşadığı çağa oturtmak, onu belli bir çerçeveden anlamlandırmak ve sinema tarihinde uygun yere yerleştirmek sinemasal bakış açısından gerekli. Dolayısıyla burada yaşlı bir çifti ele alan Haneke, isteyerek yahut kendiliğinden filmini önemli bir sosyal alana taşıyor. Yaşlılığın zorunlu kısmı hastalık ve film buradan dışa doğru açılıyor. Burada yaşlı bir çiftin hayatını izlediğimiz kadar, yaşlı ve hasta olmanın, evde ve hastanede bakımın, Avrupa’da ve Türkiye’de de hastabakıcı olarak geçinmeye çalışan “yabancı göçmen” kadınların, bakıcıların hastaya karşı tutumlarının ve daha birçok meselenin ele alındığını görüyoruz. Yaşlılık, hastalık dışında Avrupa’daki önemli “rahatsızlıklardan” birisi de aslında az önce sözünü ettiğim “yabancı göçmen” meselesi, bunu hissetmek o kadar kolay değil, ancak aksanlarından dolayı çıkarabildiğimiz birkaç karakter var: bakıcı olarak gelen ve Georges’un ilk günden geri gönderdiği kadın, kapıcı ve karısı… Ayrıca Georges’un gittikçe dışarıdan korkar hale gelip, kapıyı sıkı sıkı kilitlemesi, gördüğü korkunç kabus vs. Tüm bunlar Haneke’nin gördüğü “tuhaflıklardan” birkaçı, ki her filminde yine bu tür “çıkmaz”ların üzerine gittiğini biliyoruz. Bu konuda Haneke,  Fransız Libération gazetesine verdiği müthiş röportajda şöyle söylüyor : “Filmlerimin hepsi, beni sinirlendiren, hatta çılgına çeviren şeylerden doğar. Daha doğrusu, şimdiye kadar yaptığım tüm filmler, gerçekten anlamadığım şeylerle ilgilidir“.
Bir filmi iyi yapanın ne olduğu ile ilgili olarak söyleyebileceğim son şey ; “merak ögesi”. Efsane olan tüm filmlere baktığımızda, filmde yer alan bazı şeylerin neden o sahnede olduğunu bilememiz, bu konuda çeşitli yorumların yapılması, yönetmenin bu konuda açık bir şey söylememesi yahut bambaşka açıklamalar getirmesi, izleyici olarak aklımızı kurcalar. Bu merak, filmin içindeki o parçaların “bilinemez” oluşuyla da öyle bir noktaya varır ki, o sahnelerden çıkarak filmi bir efsane halesi ile sarar. Amour’da bu tarz sahnelerin en belirgin örneği açık pencereden eve giren ve sonrasında Georges’ın zar zor yakalamaya uğraştığı güvercin sahnesidir. Neden Haneke böyle bir sahneye yer vermiştir? Aceba bu Georges’un son umudu yakalama çabası mıdır? Yoksa sadece açık bir pencereden hatta tesadüfen film çekimi sırasında içeri giren bir güvercin mi söz konusudur? Bu konuda çok sayıda çıkarım yapılabilir, ancak önemli olan bu tarz sahnelerin varlığının filme kattığıdır. Bir filmi iyi kılmak için “esrarengiz” sahneler tek başına yeterli değil elbette, ancak iyi bir filmi kült statüsüne yükseltmede merak ögesinin göz ardı edilemeyecek bir etkisi var. Zira film hakkındaki konuşmalarda seyirciyi kendisine çeken ve yorumların farklılığı sebebiyle de film hakkındaki tartışmaları ateşleyen önemli bir ögedir merak.
Sonuç olarak “auteur” Haneke, Aşk’da bir yaşlı çiftin hikayesi üzerinden klişelere gönül indirmeden, yine kendine has tarzıyla gerçekçi bir filme imza atıyor. Aşk’ın en dokunaklı, en hassas halini anlatırken aynı zamanda yan hikaye ve karakterler aracılığıyla da hep yaptığı gibi modern toplum içindeki “rahatsızlıklar” üzerine kafa yoruyor. Aşk, her iyi film gibi hazır cevaplar vermek yerine sorular üzerine düşünüyor ve seyircisine de yorum alanı bırakarak son yıllardaki en iyi bir-iki filmden biri olmayı ve aşk hakkındaki en önemli filmler listesine girmeyi sonuna kadar hak ediyor.  

Zeki Demirkubuz'un film hakkindaki görüşü;
                   "Hayatta hicbir sey bana bu film kadar agir, bu film kadar yakici gelmedi" 

NURİ BİLGE CEYLAN: SÖYLEŞİLER

Nuri Bilge Ceylan SöyleşilerNuri Bilge Ceylan dingin filmlerine ters düşmeyen bir imaja sahip, zira kelimeleri ekonomik kullanıyor. Norgunk Yayıncılık’tan bu yıl çıkan Söyleşiler kitabı, Ceylan‘ın kısa metrajlı ilk filmi Koza‘dan, Bir Zamanlar Anadolu’da filmine kadar verdiği röportajları kronolojik bir sırayla derleyerek, yönetmenin dünyasına eşine az rastlanır bir kapı açıyor. Ceylan‘ın sinemaya dair çocukluk anılarından, otuz yaşında ilk filmini çekerkenki duygularına, filmlerinde başvurduğu yöntemlerden, kendi sineması ve diğer sinemacılar hakkındaki düşüncelerine kadar, bir yönetmenden dileyebileceğimiz tüm detaylar, bilgiler ve içgörüler bu kitapta meraklısını bekliyor.
''Röportajlarda gerçekler çıkmaz ortaya. Röportaj veren insan muhakkak biraz korunaklı davranır. Şu teyp kapandığında çok daha dürüst bir konuşmanın başlayacağına eminim. Hadi şunu da söyleyeyim, olabildiğince de dürüst olmaya çalışıyorum. Çünkü ben röportaj okumayı severim; içinde dürüstlük oranı fazla olanları daha da çok severim. Elimden geldiğince yalan söylememeye çalışıyorum. Gerçekten yeri geldiğinde de zayıflıklarımı ortaya dökmeye hazırım.
Yenice'de geçen çocukluk: Kırık koluyla NBC, ablası Emine ve kuzeni Mehmet Emin ile birlikte, 1964, NBC sitesindenO yıllar nasıl yaşayacağımızı, nasıl yaşamamız gerektiğini bize sinema öğretirdi. Filmlerin etkisinden günlerce kurtulamazdık. Böyle bir çocukluktan geçtik. Hatırlıyorum, Yenice’deyken bir gün uçurtma uçuruyordum, ablamla kız arkadaşını gördüm, “sinemaya gittik” dediler, “beni niye çağırmadınız?” dedim. O an o kadar büyük bir acı duydum ki o filme gidemediğim için. O duyguyu şimdi bile hatırlıyorum. Yenice’de bir yazlık, bir kışlık sinema vardı. Yenice üç bin kadar nüfusu olan küçük bir kasabaydı. Tam hatırlamıyorum ama ilk seyrettiğim film sanırım Poseydon Macerası’na benzeyen siyah-beyaz bir macera filmiydi. Bir ahtapot bir gemiye saldırıyordu. Filmin üzerimdeki etkisini anlatmama gerek bile yok.''

Ceylan’ın böylesine özel bir tutku duyduğu sinemaya başlaması yine de pek kolay olmamış. Fotoğrafçılık günlerini geride bırakıp sinemaya geçmeye karar verdiği dönemin sancılarını ve yaşadığı korkuları şöyle anlatıyor:
''Yaşadığım korku yeteneksizlik korkusu olabilir. Çünkü mesela bir türlü bir senaryo yazmayı beceremiyordum. Böylece yıllar geçti. Sonra bir şekilde 20 dakikalık kısa filmim Koza çıktı ortaya. Koza, artık film üretemeyişim konusunda kendime ettiğim işkenceleri sona erdirmek için giriştiğim bir deneme gibiydi. Çekimler bir yıl sürdü. Senaryo yoktu. El yordamıyla sezgilerimle, algılarımla yakalayabildiğim bir dünyayı elle tutulur hale getirmeye çalışıyordum. Diyalog yoktu. Kendimi fırlatır gibi başladım o filmi çekmeye. Koza ortaya çıktı. Neye benzediği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Çünkü seyrettiğim filmlere pek benzemiyordu. Fakat Cannes Film Festivali’ne kabul edilince biraz kendime güven geldi. Öğrenmeye çalıştığım sinema tekniğini en çok bu filmin çekimi sırasında öğrendim.''
Kitapta ayrıca filmlerine dair çok değerli ipuçları ve kurgu günlüklerinden alışık olduğumuz tarzda anekdotlar da var.
''Bazen hayret ediyorum. Mesela Uzak’taki bir sahneyi, yabancı eleştirmenler dahil herkes niyetlerimden farklı okudu. Ben de tekrar tekrar baktım sahneye ve öyle okunmasının sebebini anlayamadım. Herkes adamın Tarkovski izlemesini taşradan gelen akrabasını uyutmak için bir numara olarak algıladı. Bu bana çok saçma geliyor, hayatta karşılığı yok böyle bir şeyin. Halbuki adam arkadaşlarının evinden dönüyor; orada aşağılanmış, suçlanmış, denmiş ki sen ideallerinden vazgeçtin vs. O konuşmaların etkisiyle, ideallariyle yeniden ilişki kurmayı deniyor. Bu amaçla Tarkosvki seyrediyor.''
Çoğu ölümlü, ideallerine Ceylan kadar bağlı kalamıyor. Bu bir gerçek. Ceylan’ın ufak ayrıntılarla, insanlık halleriyle dolu filmleri, temposu yüksek filmlere alışkın bünyelerde hata veriyor. Ama filmlerini daha iyi anlamak isteyenler, bu kitapta aradıklarını bulacaktır. Örneğin, Bir Zamanlar Anadolu’da filminin senaryosunu yazarken, danıştıkları bir emniyet amirinin anlattıklarından yola çıkarak, Ceylan peşinde olduğu sinemaya dair önemli şeyler söylüyor:
''Bir gün bir emniyet amiri bize şöyle bir şey anlattı: ‘Bazen bir suçluya suçunu itiraf ettirmek için 3 gün dayak atarsın tek kelime söylemez ama sonra oradan mesela bir kadın görür ya da bir çocuk sesi duyar ve birden ağlayarak suçunu itiraf eder.’ Hayat, çok daha küçük ayrıntıların büyük roller üstlenebileceği şaşırtıcı ayrıntılarla doludur. Karanlık, boğucu ve toz toprak içinde geçen karamsar bir yolculuğun ardından ortaya çıkan masum küçük bir kızın varlığı insanın ruhunda şaşırtıcı dönüşümlere neden olabilir.''
Nihayetinde, diyor ki Ceylan:
''Bakmayı bilirsek hayat çok renklidir, insan manzarası dünyanın en zengin manzarasıdır. Yan masaya bakın, orada mutlaka bir hikâye vardır.''
Elbette her hikâye herkesi aynı derecede etkilemez. Ceylan’ın farkı, belki de “halk beni anlamıyor” klişesine sığınmadan, herkesin istediği şeyi sevip, istediğini sevmeme hakkını samimiyetle savunmasıdır:
''Filmimi beğenmeyenlerin içerde kalıp oflayıp puflayıp diğerlerine de negatif bir enerji yaymaları yerine çıkmaları hem onlar için hem de benim için daha iyidir. Benim de başka filmlerde yaptığım genellikle budur. Tıpkı bir romanı beğenmeyen birinin yarıda bırakma özgürlüğünün olması gibi sinemada da benzer bir özgürlük olmalı… Ama tüm bu söylediklerime rağmen insanı başlangıçta sarmayan ama sonra hayatının filmi ya da romanı haline gelebilecek bir sürü eser tabii ki vardır. Üstelik uzun ve dönüştürücü bir etki bırakanlar da daha çok başta mânâsız ve sıkıcı gelenler arasından çıkar. Kendi hayatımdan bile bir sürü örneği var.''
Ceylan, yerli yabancı birçok sinema eleştirmenin kendisine alttan alta daha “anlaşılır” işler yapması için mesajlar verdiğini söylüyor. Ancak başka bir röportajında, “Tarkovski’nin deyişiyle, sanatçı, ya yeteneğini son damlasına kadar ve bütünüyle ortaya koymak ya da ruhunu üç kuruşa satmak arasında bir tercih yapmak durumunda” diyerek aslında terchini belirtmiş oluyor. Son olarak bir alıntılar sinsilesiyle bitirelim:
''Sinema yapmak çok zormuş gibi bir mit var. Sinema yapanlar da, yaptıkları işin önemsenmesi adına bu miti körüklüyorlar ne yazık ki. İyi film çekmek ayrı bir şey, ama film çekmek atla deve değil. Gerçekten o kadar da zor değil.''
Sizce “iyi film” ne ifade ediyor?
''Bence iyi film belli bir estetik ve ahlaki duyarlılıkla derine işleyen bir çözümlemeyi bir araya getirebilen filmdir.''
Alaylı olmak sinemaya bakışınızı nasıl etkiliyor sizce?
''En iyi dersler hatalardan alınır.''
KAYNAK:http://www.sanatblog.com/nuri-bilge-ceylan-soylesiler/